27 Kasım 2010 Cumartesi

MUHAMMET ALİ

SABAH_SUNAY AKIN
Tabelacı Marsellus, 12 yaşına giren oğluna bir bisiklet hediye eder. Bisikletinin çalındığını anlattığı polis memuru Joe Martin'e şunları söyler, hıçkırıklara boğularak: "Eğer o hırsızı yakalarsam kimse elimden alamayacak. Onu sabaha kadar kırbaçlayacağım!" Martin, çocuğun hayatını değiştirecek bir teklif sunar: "Bak evlat, benim bir boks salonum var. Oraya git ve boks öğren. Hırsızı yakalayınca da kırbaçlamak yerine bir güzel pataklarsın." 1960'da, Roma Olimpiyatları'na katılacak ABD boks takımı seçmelerinde görürüz, 18 yaşındaki Cassius'u. Olimpiyat takımına seçilse de buna sevinemez. Çünkü, Cassius uçaktan çok ama çok korkmaktadır. Hayatının bu en önemli spor organizasyonuna katılmak istese de uçak korkusu onu nakavt eder ve takımdan çekilir. Ne var ki, onun dünyanın en iyi boksörü olacağına inanan antrenörleri sabah akşam dil dökerler kapısında. Sonunda Cassius, uçağa binmeye ikna edilir. Ama bir şartı vardır!.. ABD boks takımını Roma'ya götüren uçakta tüm sporcuları koltuklarını arkaya yatırmış görürüz. İçlerinde biri var ki uçağa bindiği ilk andaki gibi dimdik oturmakta ve kaskatı kesilmiş şekilde ileriye bakmaktadır. Şartı gerçekleşen Cassius'tur elbette bu yolcunun adı. Genç boksörün sırtında uçağa binmek için ortaya sürdüğü şart, yani paraşüt takılıdır! Roma'dan altın madalyayla dönen Cassius, 1964'te hayatının en önemli maçlarından birine daha çıkar. Rakibi, Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Sony Liston'dur. Bu maçı da kazanan Cassius Clay, 1975'te Müslüman olmaya karar verir ve adını Muhammet Ali olarak değiştirir!. Bir Amerikan askeri olarak Vietnam'a gitmeye karşı çıkan Muhammet Ali'nin elinden unvanı alınarak hapse atıldığında yer yerinden oynar. Protestolar karşısında çaresiz kalan Amerika, geri adım atmak zorunda kalır. Bu olay, dünya barışı adına Muhammet Ali'nin kazandığı en önemli maçtır. Ne yazık ki, onun bu tavrını Amerika'nın Irak işgali sırasında anımsayan çok azdır. Kentucky'nin bir kenar semtinden Schwinn marka o bisikleti çalan hırsız, 12 yaşındaki Cassius'a dünya ağır siklet boks şampiyonluğunun yolunu açtığını elbette bilemezdi. Günümüzde yapılan hırsızlıklar, kimleri, nerelere taşıyor dersiniz!?

ŞARLO VE NASRETTİN HOCA

SABAH_S.AKIN
Tarih: 6 Aralık 1942 Amerika, Japon savaş uçaklarının yerle bir ettiği Pearl Harbor baskınında ölenleri birinci yıldönümünde anmaya hazırlanmaktadır. O gün çok ünlü bir sanatçı Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan Türkiye'ye hitaben bir konuşma yapacaktır. Amerika'da Türkiye'ye yönelik radyo yayınları yeni başladığından, özellikle Türkler'in sevgisini kazanmış bir sanatçı programa konuk edilmişti. Programın başında konuk sanatçıya katılımından dolayı teşekkür eden spiker 'dostlarımıza ve sizi sevenlere ne söyleyeceksiniz' diye sorunca, 'ilk fırsatta onları mutlaka ziyaret edeceğim' karşılığını alır. Bu yanıttan memnun olan spiker, 'Sizi Türkiye'de görmek istemeyecek tek kişi tahmin edemiyorum' der. Radyo programına konuk olan sanatçı, 'Bir hikaye anlatmak istiyorum' der. Bütün ömrümde işittiğim hikayelerin en güzeli ve en hoşu. Bu bir Nasrettin Hoca hikayesidir'!!! Nasrettin Hoca'nın adını duyan dinleyiciler daha da sokulurlar radyoya. Konuk başlar fıkrayı anlatmaya: 'Bir gün Hoca evinde oturup kahvesini içerken, komşusu odun kesmek için ormana gideceğini ve eşeğini birkaç saat için ödünç vermesini ister. Hoca, 'eşeğim yok, çocukla pazara gitti' diye yanıt verdiği sırada, gerçekte ahırda olan eşeği anırmaya başlar. Komşu; 'Be Hoca, sen sakalından utanmıyor musun? Ne diye yalan söyledin, işte eşek ahırda!' deyince, Hoca, 'Bana mı inanacaksın, yoksa eşeğe mi?' karşılığını verir.' Bitmedi!.. Sanatçı, fıkrayı anlattıktan sonra öyle bir laf eder ki, Türkiye'de yer yerinden oynar: 'Evet sevgili dinleyicilerim. Bugün bütün dünyayı aynı soru meşgul etmektedir: İnsanlara mı inanacağız, yoksa eşeklere mi?' Aynı günlerde Amerika'dan ülkesine dönmüş olan gazeteci Ahmet Emin Yalman çalıştığı Vatan gazetesinin iki aylığına kapatıldığını duyar. Nedeni, gazetenin sanatçının konuşmasını yayınlamış olmasıdır. İstanbul'daki Naziler gazetenin kapatılması için vampir dişlerini gösterirler. Ne de olsa taptıkları ve Türkiye'de hayranları da bulunan biricik führerleri Hitler 'eşek' yerine konmuştur!..

AŞIK VEYSEL VE KARISI ESMA

TURKMENSITESI.COM
Veysel seviyordu karısını, fakat bu sevgi kıskançlığı da beraberinde getirdi. Sekiz sene evli durmuştu Esma; artık bu duruma dayanamayacağını anlayınca Hüseyin isimli bir delikanlı ile kaçtı. Esma Ana bu kaçış öyküsünü Sivr'alan köyünden yetişen araştırmacı Gülağ Öz'e şu sözlerle anlatır: "Veysel çok huysuzdu. Bana geçim vermez, kıskanır dururdu. Gönlümle evlenmedim zaten. Onun huysuzluğu gereksiz kıskançlığı beni kendisinden soğuttu. Hüseyin yakın komşumuzdu. Bize azap durdu, O'nunla anlaştık. Zaman zaman birlikte buluşurduk. Veysel bunu sezinlemiş, hatta birkaç kez beni uyarmıştı. Zamanla bizim kaçacağımızı bile düşünmüş, umudunu kestiği de olmuş. Hüseyin'le kaçtığımızda Bafra'ya ulaştık. Çeşmenin başında çoraplarımızı çıkartıp serinlensin istedik. Çorabımın uçunda beni rahatsız eden bir şeyler vardı. Elimi sokup baktığımda, bize bir ay yetecek kadar para çıktı. Bunu Veysel koymuşta. Beni çok severdi. "Kaçarlarsa, perişan olmasın" diyerek koyduğunu düşündüm hep".

ROSENBERG'LER

CUMHURİYET_S.AKIN
19.06.2005
1950 yılının 17 Temmuz günü tutuklanan Julius Rosenberg Rus casusu olmakla suçlanır. Çok değil, 11 Ağustos gününde, karısı Ethel de aynı suçtan tutuklanarak ölüm cezasıyla yargılanır. Savcı, Ethel Rosenberg 'in erkek kardeşi David Greenglass 'ın çalıştığı New Mexico'daki araştırma merkezinden atom bilgilerini Rosenbergler'e verdiğini, onların da bu bilgileri Ruslara ilettiğini iddia eder.

Suçlamaların yapıldığı 1950'li yıllar, Amerika ile Sovyetler Birliği arasında soğuk savaş döneminin başlangıcıdır. Sömürge politikalarını tüm dünyaya yayma çabasında olan Amerika, kendisiyle işbirliği yapacak iktidarları 'müttefik' ülkelerde işbaşına getirirken evinde de muhalif sesleri susturmakta kararlıdır. Bu amaçla görevlendirilen Senatör McCarthy , ABD'de güvenliği tehdit eden insan sayısının küsürü küsürüne '57.205.081' kişi olduğunu açıklayarak gözdağı vermektedir!

'Gomunist, vatan haini'

Rosenbergler'in yargılanmasına giden süreç 1947 yılında çıkan 'Taft Hartley' yasasıyla başlamıştır. Bu yasaya göre devrimci insanların sendikalarda görev almaları engelleniyor, memurların grev hakkı kaldırılıyor ve işçi grevlerine büyük kısıtlamalar getiriliyordu. Rosenbergler, işte böylesi bir dönemde düşüncelerinden dolayı ülkemizdeki söylemle 'gomunist, vatan haini' ilan edilirler.

Mahkeme Rosenbergler'i uydurma delillerle suçlu bularak jürinin kararından sonra ölüm cezasına çarptırır. Kararın duyulmasının ardından tüm dünyadan Amerika'ya protesto mektupları yağmaya başlar. İnsanlar bu karara isyan etmekte ve cinayeti durdurmak için sokaklara, meydanlara dökülmektedir. Bu beklenmeyen durum karşısında Amerika Rosenbergler'le pazarlığa oturur; Rosenbergler'e suçlamaları kabul etmeleri halinde tüm dünyanın adalet dağıtıcısı olan Amerika'nın 'imajının' düzeleceği, karşılığında da ölüm cezalarının kaldırılacağı teklifi yapılır. Rosenberg çifti her seferinde bu teklifi reddeder. Öyle ki, Ethel Rosenberg, yaşamının bağışlanacağı yönünde yapılan teklife şu karşılığı verir: ''Ey yoldan çıkmış para yiyiciler, ey satılmışlar, ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar, işte size yanıt: Sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa kocamla birlikte ölmeyi yeğlerim.''

Rosenbergler'in infazında bulunan devlet bakanı William A. Carroll, ''bir çift güvercin'' in cansız bedenleri taşınırken yaptığı açıklamayla herkesin kanını dondurur: ''Rosenbergler'e, boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington'ın olduğu telefon ile idamın durdurulacağı ve de kendilerini bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael 'e kavuşacaklarını söyledik...''

Yaşam ve ölüm sınırında yapılan bu teklife Rosenbergler'in verdiği yanıtı bakan şöyle açıklar: ''Peki ya suçsuzluğumuza inanan onca insan, onlar da bizim çocuklarımız değil mi? Satar mıyız hiç onları!..''
...
Mahkeme Rosenbergler'in 18 Haziran 1953 tarihinde öldürülmesini kararlaştırmıştı... Ama Rosenbergler, o gün değil, bir gün önce ya da sonra ölmeyi istediler. İnfaza az bir süre kala istekleri kabul edilir ve 19 Haziran'da öldürülmelerine karar verilir...

Rosenbergler 18 Haziran günü öldürülmek istememişlerdi; çünkü o gün evlilik yıldönümleriydi!

8 Kasım 2010 Pazartesi

PULİTZER'İN GÖZLERİ

GÖRÜŞ_S.TAŞPINAR (TURKRUS.COM)
7.11.2010
1864’de 17 yaşında New York’a ayak basan ve 20 yıl bile geçmeden “medya kralı” olan Joseph Pulitzer'in hayatı sadece işiydi. Günde 20 saat deliler gibi çalışan adam “sürmenaj” olur. Doktorları zorla gönderdiği Avrupa gezisinde İstanbul'a da gelir.

43 yaşında, geminin güvertesinden Boğaz’ın sularına baktığı bir sırada aninden irkilir. Sekreterine,
“Hayrettir! Nasıl da birdenbire hava kararıverdi böyle...” der.
“Hiç karanlık değil ki”
Pulitzer, “Şu anda beni için her şey karanlık...” diye karşılık verir.
Jozef, uzun zamandır çektiği retina yırtılmasının sonucu olarak tamamen kör olmuştur.